9 Mart 2014 Pazar


     Küçüklüğümüzden beri bize hep sorular sordular. Cevapları o zaman için önemli olmayan ama ileride hayatımızı şekillendirecek sorular. "İlerde ne olacaksın?" gibi... O zaman her şey olabilir gibi gelirdi. Ağzımızdan çıkan her şey yapılabilirmiş gibi. Sonra hayat ve toplum bize yön verdi. Tıpkı bir tahtayı oyarak şekil verildiği gibi. Ama her darbede kendimizden daha çok uzaklaştık ve buna olgunlaşmak adını verdik. Her darbe hayal gücümüzü daha da köreltti. Her darbede gerçek yüzümüze daha acı bir tokat gibi vurdu. O saf çocuktan her darbede biraz daha uzaklaştık. Zaman ilerledikçe sorular daha teferruatlı olmaya başladı. Hayat amacı, görüş, nitelik, hedef gibi şeyler öne sürüldü. Elimizde olmadan sisteme ayak uydurmak zorunda kaldık.

     Bir süre sonra yaşadığımız hayat bir cehennem gibi gelmeye başladı. Bir yarışın ortasına itildik. İyi bir lise kazanma yarışına girdik. Sonrasında üniversite. Attığımız her adımda hedef büyüyor ve amaca ulaşma hırsımız artıyordu. Daha sonrasında iyi bir meslek için yarışmaya başladık. Sonrasında terfiler için. Yüzüne güldüğümüz insanların arkalarından kuyularını kazmaya başladık. Kendi kendimizi daha bencil bir hale getiriyor ve kazanmak için daha da şevkleniyorduk. Ama hiç doğru soruları sormadık. Biz bu saçma heveslerin peşinde insanlığımızı yavaş yavaş kaybederken zaman ilerlemeye devam ediyordu. Bir gün kuyusu kazılan ve o kuyuya düşen kendimiz olduğumuzda sonunda o sorulması gereken soruyu sormaya başladık.

    "Ne için bu kadar çabaladım?" 

     "Hayatımın amacı neydi?"

     Ve; 

     "Nasıl bu hale geldim?"

     Fark etmediğimiz tek şey saflığımızı kaybettiğimizdi. Bu dünyada tıpkı bizden öncekiler gibi geçici olduğumuzu düşünmek istemiyorduk. Sonumuz bizi korkutuyordu. Son bir kurtuluştan ziyade bize daha çok bir hiçlik gibi geliyordu. Yitip gideceğimiz bir hiçlik...

H.K.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder