2 Eylül 2015 Çarşamba

Özür Dilerim...


       Yazıma başlarken öncelikle özür dilemek istiyorum. Her ne kadar bu blogu sürekli yazacağıma söz vererek açmamış olsam da uzun zamandır yazmamış olmamın verdiği suçluluk duygusunu da göz ardı edemiyorum. Bu yüzden özür dilerim.

Peki bunca zaman neredeydim diye soracak olursanız size cevabım çok basit kalacaktır. Hayata fazla gömülü kalmıştım. Hayat beni o kadar içine çekmişti ve dertleriyle kirletmişti ki benim için temizliği ve arınmayı simgeleyen bu koya sığınamamıştım. Burada olmadığım tüm o zaman boyunca hayatın buyrukları için çabaladım. İyi bir üniversite kazanmak için gece gündüz çalıştım. 

Bilmiyorum. "Bu yaptıkların hayalin miydi?" diye sorarsanız, bilmiyorum. Ama en azından ailem için çabaladım. Onların bana verdiği emekleri, alın terleri için en azından somut bir geri dönüş yaratmaya çalıştım. Belki o lisede yaratılan "Mükemmel Üniversite Hayatı" için koşturdum. Ama şu an için kazandığım için değil ailemin benden gururla bahsetmesi ve yüzlerindeki o memnun tebessüm için sevinmem hiçbir emeğimi boşa çıkartmıyor.

Hayatın acımasızlığından kaçtığım limanım. En azından mutluyum. Şu an için olabilir mutluluğum.

Ama benimde tüm istediğim zaten 'Bir Tutam Mutluluk' değil miydi?..

H.K.

9 Mart 2014 Pazar


     Küçüklüğümüzden beri bize hep sorular sordular. Cevapları o zaman için önemli olmayan ama ileride hayatımızı şekillendirecek sorular. "İlerde ne olacaksın?" gibi... O zaman her şey olabilir gibi gelirdi. Ağzımızdan çıkan her şey yapılabilirmiş gibi. Sonra hayat ve toplum bize yön verdi. Tıpkı bir tahtayı oyarak şekil verildiği gibi. Ama her darbede kendimizden daha çok uzaklaştık ve buna olgunlaşmak adını verdik. Her darbe hayal gücümüzü daha da köreltti. Her darbede gerçek yüzümüze daha acı bir tokat gibi vurdu. O saf çocuktan her darbede biraz daha uzaklaştık. Zaman ilerledikçe sorular daha teferruatlı olmaya başladı. Hayat amacı, görüş, nitelik, hedef gibi şeyler öne sürüldü. Elimizde olmadan sisteme ayak uydurmak zorunda kaldık.

     Bir süre sonra yaşadığımız hayat bir cehennem gibi gelmeye başladı. Bir yarışın ortasına itildik. İyi bir lise kazanma yarışına girdik. Sonrasında üniversite. Attığımız her adımda hedef büyüyor ve amaca ulaşma hırsımız artıyordu. Daha sonrasında iyi bir meslek için yarışmaya başladık. Sonrasında terfiler için. Yüzüne güldüğümüz insanların arkalarından kuyularını kazmaya başladık. Kendi kendimizi daha bencil bir hale getiriyor ve kazanmak için daha da şevkleniyorduk. Ama hiç doğru soruları sormadık. Biz bu saçma heveslerin peşinde insanlığımızı yavaş yavaş kaybederken zaman ilerlemeye devam ediyordu. Bir gün kuyusu kazılan ve o kuyuya düşen kendimiz olduğumuzda sonunda o sorulması gereken soruyu sormaya başladık.

    "Ne için bu kadar çabaladım?" 

     "Hayatımın amacı neydi?"

     Ve; 

     "Nasıl bu hale geldim?"

     Fark etmediğimiz tek şey saflığımızı kaybettiğimizdi. Bu dünyada tıpkı bizden öncekiler gibi geçici olduğumuzu düşünmek istemiyorduk. Sonumuz bizi korkutuyordu. Son bir kurtuluştan ziyade bize daha çok bir hiçlik gibi geliyordu. Yitip gideceğimiz bir hiçlik...

H.K.

8 Mart 2014 Cumartesi


     Etraflarındaki adaletsizliği umursamayıp sosyal paylaşım sitelerinde adalet arayanları hiç anlayamıyorum. Dünyanın her yerinde buram buram adaletsizlik kendini belli ederken ipe sapa gelmez nedenlerden ötürü adalet aramak çok saçma değil mi?

     Bir tarafta açlıktan insanlar ölürken kendileri iki gram fazla kilolarından dolayı diyetisyenden diyetisyene dolaşmayı biliyorlar. Zaten bunu da belirtmeden geçemeyeceğim okullarında İstiklal Marşı töreninden kaçmak için taklalar atıp Sosyal Paylaşım Sitelerinde vatan kurtaranlar da bu şahsiyetlerdir. Herkes kendince haklıdır ve kimse empati yapmayı asla düşünmez. Herkes kendince haklıdır çünkü dünyaya kendi pencerelerinden bakarlar ve asla pencerelerini genişletmeyi düşünmezler. Ama dünya her zaman adaletsiz bir yer olmuştur ve olmaya devam edecektir.

    Adaletli olsa idi; temiz hastanelerde doğan doktor kontrolündeki bebek ile kuş uçmaz kervan geçmez yerde bir tas sıcak su birkaç havlu -şanslı ise doğumdan az çok anlayan bir kadın- ile dünyaya gelen bebek eşit olur muydu? Dünya her zaman güçlünün hayatta kalıp güçsüzü ezdiği bir yer olmuştur. Bu değişmez kural değil midir? İnsanlığın geçirdiği her çağda, her evre de bu gözümüze sokulmamış mıdır? 

    Belki de bunun nedeni "Güç" tür. Güç kişiyi değiştirir. Yavaş yavaş onu ele geçirir ve insanlıktan uzaklaştırır. Tıpkı vücudu yavaş yavaş ele geçiren bir virüs gibi. Güç kişiyi kör eder. Güç eline geçti mi artık güçsüzler önemli değildir. Güçlü için güçsüzler ezilmeye layıktır çünkü güçsüz olmazsa güçte olmaz. Her şeyi belirleyen ince çizgi işte budur. Bu ayrım tıpkı İyi ve Kötü gibidir. Her iyi karakter bir kötüye ihtiyaç duyar. Tıpkı her güçlünün ezilmeye mahkum bir güçsüze ihtiyaç duyduğu gibi...

    H.K.

7 Mart 2014 Cuma



     Genellikle bir hevesle hareket ederim ben. İçimden bir coşku patlaması gelmeden bir şeye başlayamam. Bu huyumdan hep nefret etmişimdir. Özgüven denen şeyden hiçbir zaman yoktur bende. Çoğu zaman iyi şeyler çıkar karşıma. Ama sadece çoğu zaman. İçimdeki heves kırıntısı kendini göstermediğinde çok pasif kalırım. Kendimden nefret etmemin nedenlerinden biri de budur. 

      Sizi bilmem ama gelecekten de korkarım. Belirsiz şeyler beni hep ürkütür. Blogumun adında da belirttiğim gibi hep bir tutam mutluluk istemişimdir. İsteklerimde bile kanaatkar olmaya çalışırım ama hep daha fazlasını isteyipte başaranlara imrenmişimdir. 

      Yarından korktuğum için asla bugünü yaşayamadım. Belki de bu yüzden mutsuz oldum. Mutsuzluk çepeçevre etrafımı sardığında beni yavaşça ele geçirmesine izin verdim. Ama hep gülümsedim. Etrafıma saçtığım sahte gülümsemelerle gerçekten gülümsemeyi unuttum. Belki savaşsaydım daha cesur olabilirdim ama en başından kazanamayacağımı bildiğim bir savaşa girmekten çekindim. Yaptığım ve iyi olduğum tek şey maskelerim oldu. O maskeleri kendimi korumak için taktım ama taktıkça daha fazla kabuk bağladım. İncinmekten korkarken daha fazla incindim ve daha fazla yoruldum. Dayanacak gücüm kalmadığında ise her zaman yaptığımı yapıp ağladım. O her zaman izlediğimiz filmlerde ki mutlu sonların hayalini kurarken hayatımı yaşamayı unuttum.

      Belki de sisteme ayak uydurmayı seçtim. Hayattaki seçimler yordu beni belki de. Ya da düşünmeden yaşamayı özledim. Belki de yastığa başımı yasladığımda düşüncelerden uzak kalıp bir uyku çekmeyi... Beş dakikalık rüyaların acısı aylarca çekmekten bıktım belki de. Asla gerçekleşmeyecek şeylerin arkasından gözyaşı dökmek yordu beni çok. Ama ben sadece mutlu olmak istedim.

      Ben bu hayattan sadece 'Bir Tutam Mutluluk' İstedim...

H.K.